12 Eylül 2026

Bu Site; Uşak Üniversitesi İletişim Fakültesi, Yeni Medya ve İletişim Bölümü, İnternet Gazeteciliği Dersi Projesidir.

Spontane Digital
GenelKültür-Sanat

KüçükÇiftlik Park’ta Müziğin ve Hafızanın Bahar Gecesi

Seyyah’tan Dubioza Kolektiv’e, Dolapdere Big Gang’den Goran Bregović’e uzanan gece; müziğin, hafızanın ve kamusal alan özleminin iç içe geçtiği güçlü bir deneyime dönüştü.

O gece, önceki her gece

“İnsanların buraya bu kadar hevesle gelmesinin sebebi, 90’lar kuşağı olarak, artık saçları ağarmış insanlar olarak üniversite dönemlerimizde daha özgürce organize ettiğimiz öğrenci şenliklerini özlememizle ilgili. Bugün bütün geleneksel şenlikler bitmiş durumda. İnsanların biraz olsun kendini özgürce hissettiği, dans ettiği, müziği hissettiği, sınırlanmadığı alanlara ihtiyacı var. Ama buralar artık kapitalist alanlar. Uygulamayı yüklüyorsun, kredi kartından limit açıyorsun ve birayı alıyorsun. Biz 90’larda şenliklerimize gelen sponsor firmalar öğrencilere bedava bira dağıtırlardı. Şimdi aynı dansı kredi kartıyla satın alıyoruz.”

Bir arkadaşımın 9 Mayıs gecesi Küçükçiftlik Park’tan çıkarken söyledikleri.

9 Mayıs Cumartesi günü Küçükçiftlik Park’ta, saat ikide kapılar açıldı. Seyyah üç buçukta, Dolapdere Big Gang beş buçukta, Dubioza Kolektiv yediyi kırk beş geçe, Goran Bregović Wedding and Funeral Band onu çeyrek geçe sahnedeydi. Yedi buçuk saat, dört grup, binlerce insan. Ve Bregović’in Çav Bella’sıyla, partizanların marşı binlerce sesle birlikte söylenerek bitti gece.

90’lı yıllarda, İstanbul ve ülkenin dört bir yanında müzik memleketin her yanından sızıyordu. Mimar Sinan’ın, Boğaziçi’nin, İTÜ’nün, Marmara’nın bahar şenlikleri vardı; öğrenci kolektiflerinin organize ettiği, sponsor varsa bile öğrencinin ücretsiz girdiği, sahneye çıkanların büyük kısmının da öğrenci olduğu şenlikler. Açık hava konserleri vardı; biletinin bir öğrenci bütçesine sığdığı konserler. Ve 2003’te doğan iki festival vardı: Coca Cola sponsorluğundaki Rock’n Coke ile ona alternatif olarak kurulan, sponsorsuz, ücretsiz, gönüllü emekle, Kürtçe ve Türkçe yan yana, atölyeleri ve panelleriyle bir karşı festival olan Barışarock. 2006’da seksen bin kişi katılmıştı Barışarock’a.

Barışarock 2008’de son kez yapıldı. Rock’n Coke birkaç yıl sonra sessizce tarihe karıştı. Üniversite şenlikleri AKP döneminde adım adım sterilize edildi: Alkol yasakları geldi, rektörlükler şenlik komitelerinin yetkisine el koydu, kampüsler kamusal şenlik alanı olmaktan çıkıp denetim altındaki kapalı alanlara dönüştü. Açık hava konserleri kent merkezinden çevre ilçelere, oradan kent dışı festival alanlarına itildi.

Geriye Küçükçiftlik Park gibi, kent merkezinde duran ama tamamen ticari biletleme mantığıyla işleyen alanlar kaldı. Bu alanlar bile artık şanslılık olarak görülüyor; çünkü şehir dışına itilmemiş olmaları başlı başına önemli bir ayrıntı. O gece bu zeminde, kayıp bir kamusallığın özleminden doğan kalabalık, o kamusallığın yerini doldurmak için ticari bir alana doluştu. Ve oradan, beklenmedik biçimde, geçici bir kamusallık yarattı.

Fotoğraf: Evrensel
Fotoğraf: Evrensel

Seyyah: Açılış

Seyyah sahneye bir potporiyle girdi: Kürtçe, Ermenice, Türkçe, Azerice, Romence eserlerin iç içe geçtiği, kendi besteleriyle geleneksel ezgilerin ve cover’ların harmanlandığı bir set. Grup 2017’de Strasbourg’da kuruldu, 2019’dan beri İstanbul merkezli. Çekirdek kadro Ceren Kaçar (vokal), Ozan Demir (kaval, zurna, oğur sazı), Mehmet Ali Orman (klarnet), Gabriel Meidinger (keman), Güneş Demir (gitar), Kerem Can Aslan (perküsyon) ve dönüşümlü olarak akordeon, kontrbas, çello, ud kadrosuyla genişleyen bir topluluk; sahnede gördüğümüz tek bir grup değildi, bir yolculuk kolektifinin anlık fotoğrafıydı.

Repertuvardaki diller meselesini geçiştirerek anmak yetmez. Anadolu ve Balkanlar coğrafyasının bütün dilleri, Türkçe yanında Kürtçe, Ermenice, Yunanca, Boşnakça, Arnavutça, Makedonca, Azerice, Romence, aynı sahnede aynı solukta yer aldığında, çok kültürlülük performansı değildir. Bu toprakların müzikal hafızasının asıl haline dönüştür. Çünkü bu coğrafya hiçbir zaman tek dilli olmadı, tek sesli olmadı; resmî söylem onu öyle yapmaya çalıştı, müzik direndi. Grubun keman sanatçısı Gabriel Meidinger’in kendi sözleriyle: “Yaptığımız müzikle ırkçılığa, faşizme karşı da bir savaş veriyoruz.” Bu cümleyi taşıdıkları sahne, O gece Küçükçiftlik Park’tı.

Seyyah’ın hikâyesi göçle başlıyor. Ekibin neredeyse tamamının ailesinde bir göç hikâyesi var; grubun adı bile bunu söylüyor. Göç ve deniz, repertuvarın iki ana teması. Dolayısıyla sahnede duyduğumuz seslerin her biri, Ermenice bir ağıt, Kürtçe bir halay, roman havası, sadece bir şarkı değil, kayıp ya da göç etmiş bir topluluğun sesinin sürdürülmesidir.

O gece bu grubun sahnedeki etkisi öyle büyüktü ki açılış grubu tanımı yetersiz kalıyor. Kalabalığı ısındırmaktan çok ötesini yaptılar: Festivalin estetik politik çerçevesini en başında belirlediler. Seyirciyle aralıksız bir diyalog içindeydiler, halaya kaldırdılar, misket oynattılar, roman havaları çaldılar. Küçükçiftlik Park’ın o büyük sahnesi, ilk anda bir köy meydanına dönüştü. Bu tesadüf değil, Seyyah’ın yaptığı işin doğrudan bir sonucu. Çünkü sahneden duyulan her dil, kalabalığa “buraya hep beraber aitiz” demenin bir başka biçimiydi.

Bregović sahneye çıkmadan önce, Balkanlar kavramının kapsayıcı sınırını Seyyah çizdi. Vokalde Ceren Kaçar’ın aynı set içinde Kürtçeden Ermeniceye, Türkçeden Romenceye geçişi, sadece bir teknik ustalık göstergesi değildi; her dilin kendi nefesini taşıyan bir performanstı. Özellikle İstanbul’da, bu coğrafyanın inkâr edilmiş seslerini sahneye geri çağıran bir şölendi.

Dolapdere Big Gang: İkinci sahne

İkinci sahnede Dolapdere Big Gang vardı. Seyyah’tan devraldıkları kalabalığa farklı bir iş sundular: Dolapdere Big Gang’in repertuvarı bir coğrafya değil, bir jest üzerine kurulu. Yabancı dilde rock ve pop klasiklerini Balkan roman tınılarıyla yeniden çalmak, kalabalığı bu beklenmedik buluşmanın enerjisiyle ayakta tutmak. Smoke on the Water, (I Can’t Get No) Satisfaction, It’s My Life, Serenade, A Drinking Song Okü repertuvardan akılda kalanlar. Aralarına serpiştirilen Türkçe roman havalarıyla setin nefes aldığı yerler oldu.

Setin bir yerinde tempo bir miktar düştü. Ama roman havaları araya girdiğinde sahne yeniden toparlandı. Dolapdere Big Gang’in asıl gücü tam da bu geçişlerde, Smoke on the Water’ın riffinin bir anda 9/8 ritmine dönüştüğü, kalabalığın yabancı bir şarkıda kendi bedenini bulduğu o anlarda kendini gösterdi. Yıllardır yapıyorlar bu işi ve hâlâ iyi yapıyorlar.

Fotoğraf: Evrensel
Fotoğraf: Evrensel

Dubioza Kolektiv: Gecenin kahramanı

Dubioza Kolektiv saat sekize çeyrek kala sahnedeydi. Gün ışığının çekildiği, Küçükçiftlik Park’ın gökyüzünün koyu maviye döndüğü o eşik anda. Ve sahneye çıkmadan önce, banttan bir anons çalındı: “Bayanlar baylar, Oyanın ilk müzikli kilo verme programına hoş geldiniz.”

Oyada başka hiçbir grup, kendi konserine bir wellness reklamı parodisiyle başlamaz. Ya da daha doğrusu: Çok az grup bunu bu kadar ustalıkla yapabilir. Anons, geç kapitalist iyileşme endüstrisinin pazarlama dilini birebir taklit ediyordu: “Çığır açan, devrim niteliğinde, çakralar, müzik terapisi, rehberli meditasyon, çok gizli bir bilim insanı ekibi tarafından geliştirilmiş, QR kodu telefonunuzdan tarayın.” Ama her cümle kendi içinden ince ince bozuluyordu. “Uluslararası lisansı olmayan eğitmenler”, “alkollü içeceklerin sorumsuzca tüketimi”, “tamamen test edilmemiş ve potansiyel olarak hayatınızı değiştirebilir.” Cümle yarım bırakılıyordu; değiştirir mi, bitirir mi belli değildi. Bu boşluk bilinçli bir yazım kararıydı.

Bisten önce çalan ikinci anons daha da sertti: “Az önce Dubioza Kolektiv Müzikli Kilo Verme Fitness Programı’nı başarıyla tamamladınız, çakralarınız tamamen açıldı, günahlarınız geçici olarak affedildi.” Geçici olarak. İki kelime, modern affetme ve iyileşme söyleminin altını oydu.

Dubioza, sahneye çıkmadan önce, bir konsere geldiğini sanan kalabalığın önünde, bütün bir tüketim kültürünü oraya yatırıp üstünden geçti. “Siz buraya bir konser bileti aldığınızı sanıyorsunuz, oysa bu bir egzersiz seansı, bir terapi, bir spiritüel ritüel; tıpkı satın aldığınız her şey gibi.” Kendi konserlerini kendileri parodileştirdiler. Ve bunu yapabilmeleri, izleyiciye saygılarının bir kanıtıydı: Sizi yetişkin olarak görüyoruz, ironiyi anlayabilirsiniz.

Bu, tesadüfi bir mizah değildi. Dubioza Kolektiv, Bosna savaşı sonrasının kuşağından, Saraybosna ile Zenica arasında bir yerde duran, ağırlıklı Bosnaca ve İngilizce, zaman zaman İspanyolca ve başka dillerde söyleyen, açık politik tutumlu bir grup. Yıllardır müziği bir araç olarak kullanıyorlar: Kapitalizme, yolsuzluğa, milliyetçiliğe, savaşa karşı. Ama hiçbir zaman ders verir gibi yapmıyorlar. Her zaman gülerek, dans ederek, kalabalığı içine alarak yapıyorlar. Okü anons bu poetikanın özetiydi.

Ve sonra sahneye çıktılar. Tatlı, bozuk Türkçeleriyle aralıksız bir diyalog kurdular kalabalıkla: “Nasılsınız İstanbul, Türkiye çok seviyoruz.” Bir grubun nezaket kalıbı değildi bu, bir ısrardı: Seninle aynı dilde olmaya çalışıyorum, kusursuz olamasam da. Bir yerde kadınları sahnenin önüne çağırdılar; bir yerde solistlerden biri sahneyi terk edip kalabalığın içine karıştı, Türkiye’nin yerel bir oyununu doğaçlama oynayarak seyirciyle birlikte coştu. Bu, izleyiciyle iletişim değildi. Bu, sahnenin ve kalabalığın arasındaki o olmayan mesafenin tamamen silinmesiydi.

Setin doruk anı bisle geldi. Dubioza Kolektiv sahneye geri döndü ve yanlarında bir konuk vardı: Erdem Çapar. Türkiye’nin underground ağır müzik sahnesinin merkezindeki isim. Antisilence (1992’de kurulmuş death/thrash metal grubu), Nitro, Sülfür Ensemble; birinin solisti, kurucusu, sözlerini yazanı, her şeyi. Ve sadece müzisyen değil, on yıllardır Türkiye’de underground konserleri organize eden, kuşakları birbirine bağlayan bir figür. Sahnede Dubioza ile birlikte The Clash’ın I Fought the Law’unu çaldılar.

Bu seçimin üzerinde duralım. I Fought the Law, Clash’ın 1979’da plak yaptığı, ama 1958’de Sonny Curtis tarafından yazılıp Bobby Fuller Four’un 1965 versiyonuyla kült olan bir parça. Clash versiyonunda şarkı bir punk başkaldırı marşına dönüşüyor: “Hukukla savaştım ve hukuk kazandı.” 9 Mayıs 2026’da, hukukun her gün biraz daha araçsallaştığı, gençliğin geleceğinin gözümüzün önünde çalındığı, devletin gündelik hayatın her köşesine elini uzattığı bir memlekette, Küçükçiftlik Park’ta, bir Bosnalı politik grup ile bir Türkiyeli punk metal veteranı bu şarkıyı çaldı. Başka bir gece olsa bu bir nostalji olurdu. O gece bir bildiriydi.

Ve seyircinin yorgunluktan ayakta duracak hâli kalmamıştı. Seyyah’tan beri yedi saattir ayaktaydık. Dubioza, bu yedi saatin bütün biriken enerjisini bir tek şarkıda salıverdi. I Fought the Law and the Law Won. Ama o gece, en azından o üç dakika boyunca, kalabalık bunun tersini hissetti: Hukuk her zaman kazanmıyor, kalabalık da kazanabiliyor, ortak bir nefeste, ortak bir ritimde.

Goran Bregović Wedding and Funeral Band: Kapanış

Bregović sahneye saat dokuzu kırk beş geçe çıktı. Sahne hâlâ Dubioza’nın I Fought the Law’undan bitkin düşmüştü, kalabalık yorgun ama hâlâ ayaktaydı.

Ve Bregović, Bregović olmaktan başka bir şey yapmadı. Neredeyse yedi saatlik bir geceyi bir bahçe düğününe dönüştüren o beyaz cübbeli adam, oturduğu yerden orkestrasını yönetti. Yanında her zamanki kadrosu vardı: Balkan kostümlü iki kadın vokal, Bregović’in imzası, Ederlezi’yi yıllardır taşıyan Bulgar polifonik vokal geleneği. Pirinç bandosu (trompet, tuba, trombon, davul perküsyon), sax klarnet üçlüsü. On bir kişilik küçük ama çok katmanlı bir topluluk. Bregović büyük senfonik turnelere de çıkıyor, kırk kişilik kadrolarla, korolarla; İstanbul’a getirdiği versiyon ise daha çiğ olan, Kusturica filmlerinin sokak bandosu havasını koruyan, Wedding and Funeral Band tabelasının altına yakışan formattı. Bu seçim önemli; büyük bütçeli bir gala değil, bir Balkan kır düğününün ölçeği seçilmişti.

Repertuvarda sürpriz yoktu, sürpriz beklemek de yersizdi. Kalaşnikov, Ederlezi, Mesecina, Bubamara, In the Death Car, Gas Gas; yıllardır çaldığı sırayla, aynı düzenlemelerle, aynı sahne kurgusuyla geldi. Ben Bregović’i üçüncü kez izledim, ve setin neredeyse dakikası dakikasına aynı olduğunu söyleyebilirim. Ama bu bir eksiklik değil. Bregović’in işinin bir parçası. Çünkü o sahnede yapılan, yeni bir şey üretmek değil, biriktirilmiş bir hafızayı tekrar tekrar canlandırmak: Doğum, düğün, cenaze, sürgün, savaş; Balkanların döngüsel zamanını her gece yeniden açmak. Bu nedenle Bregović her zaman aynıdır ve her zaman yenidir.

Açık konuşmak gerek: Bregović bir Oya standardı. Orkestra Oya standardı. Ne çaldıklarına, nasıl çaldıklarına, sahnede nasıl durduklarına hiçbir eleştiri tutmaz; on kez de İstanbul’a gelseler haklarıdır. Dubioza Kolektiv’in bisten sonra bıraktığı yorgun ama coşkulu kalabalık, Bregović’in ilk on dakikasında kendine geldi. Bregović bir festival sonu grubu değil, bir festival sonu atmosferi; doruk noktasının ardından gelen o uzun, geniş, tatlı yorgunluk anının sahibi.

Ve sonra kapanış geldi. Sokak bandosunun en bilinen ezgilerinin ardından sahnede Çav Bella başladı. Bregović’in kendine özgü düzenlemesiyle, pirinç bandosunun Balkan tınısıyla yeniden örülmüş hali. Ve Küçükçiftlik Park’taki binlerce kişi şarkıya katıldı. Binlerce ses, İtalyan partizanlarının seksen yıl önce direniş marşı olarak miras bıraktığı şarkıyı, İstanbul’da, 9 Mayıs gecesi, hep birlikte söyledi.

Bunun bir tesadüf olduğunu kimse iddia edemez. 8 Mayıs Avrupa’da faşizme karşı zafer günü; 9 Mayıs ise saat farkı nedeniyle Moskova’da ertesi günü bulan, İkinci Oya Savaşı’nın resmî bitişinin ve aynı zamanda Avrupa Günü’nün tarihi. Çav Bella bu hafızanın şarkısı; partizanın, direnişçinin, faşizme “hayır” diyenin marşı. Bregović bu şarkıyı bu tarihte İstanbul’da çalmayı bilinçli olarak seçti; ve İstanbul, ne yapması gerektiğini biliyordu.

Bir konser bittiğinde insanlar genelde dağılır, çıkışa yönelir, telefonlarına bakarlar. O gece, Çav Bella bittiğinde, bir an kimse hareket etmedi. Yedi saatin sonunda, binlerce yorgun bedenin sustuğu o kısacık an, geceyi en doğru biten anıydı.

Kent, hafıza, kamu

Geriye bir soru kalıyor. O gece Küçükçiftlik Park’ta yedi saat boyunca yaşanan şey neyin işaretiydi?

Yazının başında arkadaşımın sözünü aktarmıştım. Söylediğinde haklı olan bir kısım var, ama kapitalistleşme çerçevesi tek başına yetmez. Çünkü +1 olmasa, Efes olmasa, Biletix olmasa bu konser de olmazdı. Mesele sermayenin orada olup olmadığı değil. Mesele yurttaş ile sermaye arasında bir kamusal aracı olup olmadığı. 90’larda yıkılan o aracıydı: Üniversite, belediye, kültür merkezi, halkevi, yerel sahne. Vatandaşa nefes açan ara katman. Tasfiye edilen buydu.

Yokluğunda bugün şununla yüzleşiyoruz: Küçükçiftlik Park gibi bir konser alanı bile, bütün ticari mantığına rağmen, İstanbul için artık bir nimet. Çünkü kent merkezinde duruyor. İnsanlar metroyla, otobüsle, yürüyerek gelebiliyor. Konser bittiğinde eve dönmek için bir taksi tutmak zorunda değilsin. O gece basit bir gerçeği herkes hatırladı: Bu konser şehir dışında, mantar gibi büyütülmüş bir festival alanında olsaydı, biletin yanına bir de yol parasını koyamayacak binlerce kişi salonda olamazdı. Konser ekonomisinin yıllardır kent dışına itilmesi tesadüf değil; kentin kamusal sahnelerini söndürmenin bir başka biçimi.

Oysa olması gereken şu: Küçükçiftlik Park gibi alanların kent merkezlerinde çoğalması, belediyelerin ve kamu kurumlarının kültür politikalarını toplumun her kesimine açması, bu tür etkinliklerin kent dışına sürülmesinin engellenmesi. Sermayenin yanına bir kamusal aracının geri çağrılması. Biat etmeyen, yandaş zenginleştirme aracı olmayan, gerçekten kamusal kurumlar bu konserlere destek olabilseydi, finanse edebilseydi, O gecenin bileti 1500 TL değil belki 200 TL olurdu.

İBB’ye yönelik operasyonlar olmasaydı; AKP 25 yıldır ülkeyi bu haliyle yönetmeseydi; üniversite şenlikleri tasfiye edilmeseydi; kent merkezindeki kamusal sahneler bir bir kapatılmasaydı, Çav Bella’yı binlerce kişi söylemek için 9 Mayıs’ı beklemek zorunda kalmazdı.

Kent hafızası bu sahnelerle kuruluyor. İstanbul’un yüz yıllık kültürel hafızası, Sait Faik’in adalardaki meyhanelerinden Taksim’in cumhuriyet dönemi salonlarına, Harbiye’nin açık hava konserlerinden Gezi Parkı’nın o iki haftalık şenliğine, hep şehrin merkezinde, ortak alanlarda, yan yana duran yabancıların birbirini tanıdığı yerlerde örüldü. Bu hafızayı söndürmek için elini uzatan her politika, sadece bir konser alanını değil, kentin kendisini kaybettiriyor.

O gece Küçükçiftlik Park’ta dört grup, bir bahar gecesini bir direniş şenliğine dönüştürdü. Seyyah Anadolu ve Balkanların inkâr edilmiş seslerini sahneye çağırdı. Dolapdere Big Gang İstanbul’un roman rock eşiklerini çaldı. Dubioza Kolektiv geç kapitalist tüketim kültürünün üzerinden gülerek geçti ve Erdem Çapar’la birlikte bir punk başkaldırı şarkısını bildiriye çevirdi. Bregović yedi saatin yorgunluğunu Çav Bella’da toplayıp partizanların marşını binlerce sese çevirdi.

O gece ne bir nostaljiydi, ne bir tüketim akşamıydı. Kamusal alanın hâlâ mümkün olduğunu hatırlatan bir akşamdı. Ve hatırlatmak zorunda kaldığımız her gün, biraz daha azalıyor.

Kaynak: evrensel.net

Yayınlanma Tarihi: 11.05.2026, 22:28

Hayrun Nisa Gül Kızıkoğlu

Hayrun Nisa Gül Kızıkoğlu

Sanatın estetiği ile otomotiv dünyasının dinamizmini aynı potada buluşturan Hayrun Nisa, kültür-sanat etkinliklerinden otomobil lansmanlarına, sergi salonlarından test sürüşlerine uzanan geniş bir yelpazede sitemizin en ilham verici içeriklerini yönetiyor.

0 0 votes
Article Rating
Bana Haber Ver
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler